ATATÜRK VE SPOR  

ATATÜRK VE SPOR

Atatürk Adına Düzenlenen Yarışmalar 
Atatürk İle Deniz ve Kürek Sporları
Atatürk'ün Spor Politikası
Atatürk ve Binicilik
Atatürk ve Boks
Atatürk ve Futbol
Atatürk ve Güreş
Atatürk, Okçuluk ve Atıcılık
Atatürkün Sporla İlgili Anıları
Atatürkün Sporla İlgili Vecizeleri
 

 

ATATÜRK ADINA DÜZENLENEN YARIŞMALAR

Türk sporunda Atatürk`ün adına düzenlenen yarışmalar ve futbol maçları ayrı bir anlam , önem ve değer taşır. Bunların arasında en eskisi, 1927 yılından beri yapılagelmekte olan "Gazi Koşusu" at yarışıdır: Ve "Gazi Koşusu" bugün de Türk at yarışı dünyasının en büyük ve en önemli yarışı niteliğini korumaktadır.

Büyük Atatürk`ün Ankara`ya ilk gelişinin yıldönümüne rastlayan 27 Aralık günleri Ankara`da yapılmakta olan "Atatürk Koşusu" yarışması da en eski organizasyonlardan biridir.

 Her iki yarışmanın Atatürk zamanından beri yapılmakta olması da bunlara ayrı bir önem ve tarihi bir değer katar. Yarışçılık dünyamızdaki "Gazi Koşusu" ile Türk atletizmindeki "Atatürk Koşusu" Büyük Atatürk`ün izniyle yapılmaya başlandı ve onun ölümünden sonra da hiç aksamadan sürdürüldü. Bunların dışında uzun bir aradan sonra futbolda son iki yıldır "Atatürk Kupası" düzenlenmeye başlandı. Atatürk`ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım`larda oynanan ilk turnuvada Fenerbahahçe, Beşiktaş`ı 2-0 mağlup ederek kupanın sahibi olurken, son turnuvada Beşiktaş, Galatasaray`ı 2-1 yenerek kupayı müzesine götürdü.

Atatürk Koşusu

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 günü Samsun`a çıktıktan sonra Anadolu içlerine doğru yolunadevam ederek "Milli Mücadele" için çalışmaya başladı. Atatürk, Sivas üzerinden Ankara`ya geldiği zaman, takvimler 27 Aralık 1919`u gösteriyordu . Mustafa Kemal, o gün saat tam 15.05`de Dikmen sırtlarındaki Kekliktepe mevkiinden, aşağıda uzanıp giden, tipik bir bozkır kasabası olan Ankara`yı ilk kez görmüştü.

Mustafa Kemal, bu bozkır kasabasını, başlattığı "Milli Mücadele" nin merkezi olarak seçmişti . Vatanın kurtuluşuna gidecek yol buradan çıkacaktı...

İstanbul`dan ve yurdun dört bir yanından gelen millet temsilcileri burada Mustafa Kemal`in etrafında toplandılar. Mustafa Kemal burada Büyük Millet Meclisi`ni kurdu. Milli Mücadele bu fakir bozkır kasabasından yönetildi. Sakarya`larda , İnönü`lerde ve düşmana son darbeyi indiren Büyük Taarruz`da Ankara, hep çarpan kalp ve düşünen beyin oldu....

Büyük kurtarıcının Ankara`ya ilk gelişi de anılarda ve gönüllerde apayrı bir anlam ve değer taşır. Bu yüzden Türk Spor Kurumu, Atatürk`ün Ankara`ya ilk gelişinin 17. yıldönümüne rastlayan 27 Aralık 1936 günü, bu tarihi olayı canlandıracak bir "Atatürk Koşusu" düzenlemişti. Bu koşu içinde Atatürk`ten özel olarak izin alınmıştı. Yarışma, O`nun Ankara`yı ilk gördüğü yer olan Dikmen sırtlarındaki Keklikpınarı mevkii ile Ulus Meydanı`ndaki Vilayet Konağı arasında olacaktı. Bu mesafe 10.800 metreydi.

27 Aralık 1936 günü yapılan ilk "Atatürk Koşusu" nu Ankara Demirspor kulübü atletlerinden Galip Darılmaz, 41 dk. 08 sn`lik derecesiyle kazandı. Bu ilk koşu, o gün başlayan bir geleneğin başlangıcı oldu . O günden sonra 27 Aralık günleri Ankara`da yapılan "Atatürk Koşusu" Türk atletizminde ve Türk sporunda güzel bir gelenek halini aldı. O tarihten beri Atatürk`ün ankara`ya gelişinin her yıldönümünde törenlerin yanısıra Atatürk Koşusu da yapılmaktadır.

1936-1938 yılları arasında bu kupayı kazananların listesi ise şöyle:
1936 : Galip Darılmaz (Demirspor) 41.08
1937 : Şevki Koru (Ankaragücü) 38.12
1938 : Mustafa Kaplan (Demirspor) 36.49

Gazi Koşusu

Atatürk adına bir de Gazi Koşusu düzenlenmektedir. Atatürk`ün Hipodruma gelerek at yarışlarını izlemesi ülkemizde yarışçılığın gelişmesine büyük katkılar sağladı. Ünlü İtalyan mimarı Viotti Violli tarafından yapılan modern "Ankara Hipodromu" da Atatürk`ün emir ve direktifleriyle inşa edilmişti.

Türkiye`de atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla kurulan "Yarış Islah Encümeni" de Atatürk`ün büyük desteğini görmüştü. Bu encümenin ricası üzerine adına bir "Gazi Koşusu" nun yapılmasına severek izin verdi (1926). Böylece Türk yarışçılık dünyasının en önemli klasik koşusu halini almış bulunan "Gazi Koşusu" 1927 yılından bu yana Türk yarışçılığına renk katmaya başladı.

İngiltere yarışçılık aleminde "Derby" ne ise, bugün Türk Yarışçılığında da "Gazi Koşusu" odur. "Gazi Koşusu" bugün Türk yarışçılığının en büyük ve en önemli klasiğidir. 1927 yılından bu yana aralıksız gerçekleştirilmektedir. Yarış dünyamızın en büyük klasiği olan Gazi Koşusu`nun armağanı, Atatürk`ün at üzerindeki gümüş heykelidir. Ünlü heykeltraş Şadi Çalık`ın eseri olan bu heykel 1970 yılından beri "Gazi Koşusu" galiplerine verilmektedir.

Atatürk son olarak 18 Ekim 1936 günü Ankara`da at yarışlarını izledi. Beraberinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Abdülhak Renda, Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu, Maarif Vekili Saffet Arıkan, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp ve Prof. Afet İnanoğlu olduğu halde modern Ankara Hipodrumu`na gelen Büyük Atatürk , şeref tribününden Sonbahar Yarışları`nın üçüncü hafta koşularını ilgiyle takip etmişti.

Modern Ankara Hipodrumu`nu dolduran büyük halk kalabalığı gelişlerinde olduğu gibi gidişlerindede Ata`ya karşı içten kopup gelen büyük sevgi gösterilerinde bulunmuştu.

1927 - 1938 yılları arasında bu kupayı kazananların listesi şöyle:
1927 : Ali Muhiddin Hacıbekir`in "Neriman"ı jokeyi : İhsan Atçı
1928 : Atıf Esenbel`in "Primerol"u jokeyi : Yula
1929 : Celal Bayar`ın "Cap Griz Nez"i jokeyi : Clark
1930 : İsmet İnönü`nün "Olga" sı jokeyi : N. Horwath
1931 : Mr. Yantes`in "Young Turc"u jokeyi : Schenelly
1932 : Akif Akson`un "Lale"si jokeyi: N. Horwath
1933 : Karacabey Harasi`nin "Özdemir"i jokeyi : Yunus
1934 : Salih Temel`in "Ece"si jokeyi : Paul
1935 : Ahmet Atman`ın "Tomru"su jokeyi : N. Horwath
1936 : Memduh Alan`ın "Slem"i jokeyi : Paul
1937 : Salih Temel`in "Taşpınar"ı jokeyi : Davut Aktı
1938 : Said Halimin "Romance" jokeyi : N. Horwath

Futbol Maçları

Türk Futbolunda Büyük Atatürk`ün adına düzenlenen 1 büst ve 2 kupaya rastlanır. Bunlardan ilki 1928, ikincisi 1955, üçüncüsü ise 1964 yıllarındadır. Çeşitli tarihlere rastlayan bu üç büyük ve anlamlı kupanın ortak bir yanı vardır. O da her üçününde Türk Futbolunun iki ezeli rakibi Fenerbahçe ile Galatasaray`ın var oluşlarıdır.

Atatürk Büstü
1928 yılında, Büyük Atatürk tarafından 1925 yılında kurulmuş bulunan "Tayyare Cemiyeti" (bugünkü Türk Hava Kurumu) Atatürk`ün izniyle Fenerbahçe ile Galatasaray takımları arasında bir "Gazi Büstü" maçı tertiplemişti. Hasılatı "Tayyare Cemiyeti"ne ait olacak bu maçın galibine verilmek üzere ortaya bir de "Gazi Büstü" konulmuştu.

10 Mayıs 1928 günü Taksim Stadında yapılan ve Beşiktaş`lı Şeref Bey`in yönettiği maçta taraflar zorlu bir mücadeleden sonra 3-3 berabere kaldılar. Daha sonra yapılan maçı Galatasaray takımı kazandı. Bugün Galatasaray`ın binbir şan ve şerefle dolu müzesinin en değerli zafer anıllarından biri olarak yer almaktadır.

İstanbul Üniversitesi`nin Beyazıt`taki merkez binasının bahçesine dikilecek Atatürk Anıtı`na bir katkıda bulunmak üzere Milli Türk Talebe Birliği`nin de önayak oluşuyla İstanbul`un en güçlü beş takımı; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Adalet, ve Vefa arasında bir turnuva düzenlenmişti. Hasılatı bu anıtın hazırlanmasına bırakılan bu turnuvanın armağanı olarak da anıtın dev bir maketi ortaya konulmuştu.

1955 yılı Mayıs ayında yapılan "Atatürk Kupası" maçları olağanüstü bir ilgi uyandırdı. 7,8,14,15,18, ve 19 Mayıs günleri İnönü Stadın`nı tamamen dolduran büyük seyirci kalabalığı önünde yapılan maçlarda şu sonuçlar alındı:

Adalet - Vefa 4-1
Beşiktaş - Galatasaray 1-0
Fenerbahçe - Vefa 3-2
Adalet - Beşiktaş 2-0
Fenerbahçe - Adalet 1-0
Galatasaray - Vefa 2-2
Galatasaray - Fenerbahçe 3-2
Beşiktaş - Vefa 5-2
Adalet - Galatasaray 3-1
Fenerbahçe - Beşiktaş 4-4
Bu maçlar sonunda Adalet takımı birinci , Fenerbahçe ikinci oldular...
Adalet takımı tarihe karışmış bulunmaktadır. Bu anlamlı anıt maketi ise Adalet Fabrikasının şeref köşesinde yer almaktadır.

Atatürk Kupası

Futbolda Büyük Atatürk`ün adına üçüncü kupa 1964 yılında düzenlendi. Cumhuriyet Halk Partisi tarafından, Türkiye Ligi şampiyonu ile Türkiye Kupası sahibinin oynayacakları maçın galibine verilmek üzere bir "Atatürk Kupası" ortaya konuldu. Bu anlamlı kupa , beş yıl içinde en fazla kazanan takımın olacaktı.

1963-1964 sezonunun Türkiye Ligi şampiyonu Fenerbahçe ile Türkiye kupası galibi Galatasaray, 2 Temmuz 1964 gecesi İstanbul İnönü Stadı`nda karşı karşıya geldiler.
29.933 seyircinin izlediği bu önemli ve anlamlı maçı Romen hakem Mihailescu yönetti . Galatasaray ilk yarıyı Metin Oktay`ın attığı golle 1-0 önde kapadı. ikinci yarıda çok güzel ve üstün bir oyun çıkaran Fenerbahçe , ikisi Ogün`ün ve biri Şeref `in golleriyle ezeli rakibini 3-1 yenerek "Atatürk Kupası" nı kazandı.

Maçın en ilginç yanlarından biri, Fenerbahçe`ye "Atatürk Kupası"nı kazandıran gollerden ikisini Atatürk`ün hayata gözlerini yumduğu 10 Kasım 1938 günü dünyaya gelen Ogün Altıparmak`ın atmış olmasıydı. Fenerbahçe ve Türk Milli Futbol Takımının bu gözde oyuncusunu, Büyük Atatürk`ün öldüğü gün doğduğu için babası, o günün anısına hürmeten Ogün adını vermişti.

Fenerbahçeli Ogün Altıparmak maçtan sonra gazetecilere: " - Hayatımı yaşadım bu gece!" demekle duyduğu tarifsiz mutlulğu dile getirmişti.

Ulu Gazi Güreşleri

Öte yandan 19 Eylül 1933 Çarşamba akşamı İstanbul`da Maksim Salonu`nda İtalyanlarla yapılan güreş müsabakası Büyük Gazi`nin huzurunda gerçekleşti. Güreşçiler, Atatürk`ün önünde mücadele etmeyi büyük bir mutluluk olarak kabul etmiş ve en tarihi günlerini yaşamışlardır. Şimdiye kadar hiçbir spor şubesinin ulaşamadığı bu büyük zafere güreşçiler erişmiştir. Müsabaka sonunda Türk güreşçiler Atatürk`ün yanına giderek şöyle konuştular: "Sporumuzun erdiği şerefli günü hersene kutlamak amacıyla 19 Eylül günleri bütün güreş bölgelerinde ULU GAZİ GÜREŞLERİ adı altında müsabakalar yapmak istiyoruz. Bu bayramm büyük kongremizce kabul ve tasdik edilmesini teklif ve rica ediyoruz"
Güreş Federasyonu`nun bu teklifi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı`nın VII. Genel Kongresi tarafından kabul ve tasdik edilmiş olmasına rağmen "Ulu Gazi Güreşleri" gerçekleşememiştir.

ATATÜRK İLE DENİZ VE KÜREK SPORLARI

Büyük Atatürk`ün yaptığı üç spor olduğu söylenebilir. Askerlik hayatında başladığı ve ömrünün son yıllarına kadar fırsat buldukça sürdürdüğü binicilik bunlardan biridir. Diğerleri, İstanbul da geçirdiği yaz tatillerinde devamlı olarak uğraştığı yüzme ve kürek sporlarıdır...

Yaz aylarında , Florya Köşkünde istirahatta bulunduğu günlerde sandala binerek kürek çekmekten çok hoşlandığı bilinir. Onun kürek sporuyla ilgili bir anısını, 1930`ların ünlü kürek şampiyonlarından olan rahmetli Prof. Dr. Bedii Gorbon şöyle nakletmişti:

"Hiç unutmam; sene 1935 ve tarih de 29 Hazirandı. Galatasaray Lisesi`nde son sınıf
talebesiydim. Rahmetli Müdür Muavini Muslih Peykoğlu, akşam çıkışta beni bekliyordu. Yürü haydi gidiyoruz dedi. Nereye diye sordum. Cevap vermedi Doğru Bebek`e gittik. Galatasaray Kulübü denizcilik Lokali Bebekteydi o zamanlar. Hoca, tek çifte fıtayı denize indirmemi istedi. Fıtayı denize indirdim. Ancak ondan sonradır ki, bana şu hususu açıkladı: Gazi , Florya da bizi bekliyor; kürek çekecek, dedi. İşte o anda büyük bir heyecanın tüm benliğimi kapladığını hissettim. Adeta tir tir titriyordum.

Bir motor bizi aldı, Florya`ya götürdü. Köşkün önünde fıtayı motordan denize indirdik. Biraz sonra Atatürk köşkün iskelesinde göründü. Ayağında lastik pabuçlar, elinde sigarası, üstünde de slip bir yün mayo vardı.

Gazi`yi ilk defa yakından görüyordum. Ne büyük insandı. Fıtaya bindi. Elli metre kadar kürek çektikten sonra yoruldu. Bana dönerek:

-" Senin çok acayip bir sandalın var!.." dedi. "Biraz sen kürek çek de göreyim..."
Tam kırk beş dakika Atatürk`ü dolaştırdım. İnsana müthiş hamle veren hali vardı. O zamanlar Türkiye rekoru bendeydi. Eğer kronometre tutulsaydı, bu rekoru çoktan kırmış olurdum o gün.

Gazi bu geziden çok memnun olmuştu. Köşkün rıhtımına çıkınca bana döndü:

- "Ne arzu ediyorsun?.." diye sordu.
Ne isteyebilirdim? Zaten dilim tutulmuştu. Onun varlığı benim için en büyük mükafat değil miydi?...
- "Sağlınız paşam dedim"

Hangi kulüpten olduğumu sordu. Galatasaraylı olduğumu söyledim. "Bütün arkadaşlarının gözlerinden öperim " dedi, bizi eliyle selamladı.

Hiç durmadan fıta ile Bebek`e kadar kürek çektim. Kulübe geldiğim zaman haberi duyan bütün arkadaşların heyecan içinde beni beklediklerini gördüm. O gece heyecanımdan sabaha kadar uyuyamadımdı...".

Büyük Atatürk`ün binip çektiği bu tarihi tek çifte fıta uzun yıllar Galatasaray Kulübü`nün denizcilik şubesi müzesinde muhafaza edilmişti...

Büyük Atatürk, İstanbul`da bulunduğu yaz aylarında özellikle Moda Koyu`nda yapılan yelken ve kürek yarışlarını "Acar" motorundan veya "Ertuğrul" yatından izlerdi. Başta 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı`nda Moda Koyunda yapılan büyük deniz sporları şenlikleri olmak üzere, önemli yarışma günleri "Acar" motorundan veya "Ertuğrul" yatı erkenden Moda Koyu`na gelip demirler, Atatürk ve beraberindekiler bütün günü burada yarışları izleyerek geçirirlerdi.

Yarışmalar veya deniz şenlikleri başlayacağı saatte "Acar" motoru veya "Ertuğrul", Atatürk`ün yarışları en iyi şekilde izleyebileceği yere gelirdi. Büyük kurtarıcının yarışları izlemeye gelişi denizciler için de ayrı bir heyecan ve gurur vesilesi olurdu.
Yarışmalara katılacak teknelerin Cumhurbaşkanlığı yatı veya motoru önünden geçerken Atatürk`ü selamlayışları o güne bambaşka bir renk katardı. Atatürk , kendisini selamlayan sporculara küpeşte kenarından mukabelede bulunarak onlara en büyük teşviki verirdi.

Yarışmalar sona erdikten sonra Cumhurbaşkanlığı yatı veya motoru Moda Koyu`ndan demir alarak Florya istikametinde yola çıkarken koyu dolduran yelkenliler ve kayıklarda bulunanlar tarafından sevgi gösterileri arasında uğurlanır ve bu tekneler Atatürk`ün yatının arkasından Moda Burnu açıklarına kadar sevgi konvoyu halinde giderlerdi...

Deniz sporları Merkezi Olarak Seçtiği Yer

Atatürk 1937 yılında Fenerbahçe ve çevresindeki gezinti ve denetlemeleri sırasında Fenerbahçe Burnu`nun Kalamış Koyu`na bakan kıyılarını beğenmiş ve buradaki köhne mendireğin derhal onarılması; Fenerbahçe kıyılarının gençliğin deniz sporlarıyla uğraşacağı bir merkez haline getirilmesi doğrultusunda ilgililere emirler vermişti.

Fenerbahçe Burnu`nun Kalamış Koyu`na bakan kıyılarının bu amaçla değerlendirilmesi ancak onun ölümünden sonra kendiliğinden doğan bir gereksinmeyle mümkün olabilmişti.

Bu kıyıda bugün İstanbul Yelken Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü ve Galatasaray Spor Kulübü`nün deniz sporları tesisleri sıralanmaktadır. Yan yana sıralanan bu üç tesis bugün Atatürk`ün bu kıyılar hakkındaki arzusunu dile getirmiş olmanın huzur verici tablosunu oluşturuyor.

ATATÜRK`ÜN SPOR POLİTİKASI

Büyük Atatürk`ün ölümünü takip eden günlerde, o zamanlar yalnız Avrupa`nın değil, dünyanın en güçlü günlük spor gazetesi olan ve Fransa`da yayınlanan "L`Auto", yayınladığı geniş bir makalede Atatürk`ün spora verdiği büyük önemi uzun uzun överken şu satırlara da yer verdi:

"Dünyada ilk defa beden eğitimini mecburi kılan devlet adamı o oldu. Yalnız kağıt üzerinde ve nutuklarda değil, bunu bilfiil yerine getirdi. Stadyumlar ve çeşitli spor merkezleri tesis ettirdi. Halkevlerinin spor kollarını bizzat mürakabe etti ve milletin mukadderatına hakim olduğu günden itibaren Türkiye`de spor, gittikçe artan bir önem ve değer kazandı..."

Atatürk gerçekten, dünyada beden eğitimini ülkesinde mecburi kılan ilk devlet adamıydı. Hiç kuşkusuz, onun "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü de, oluşturduğu genç Türkiye devletinin geleceği için düşündüğü ana esaslardan biriydi. Nitekim daha Cumhuriyetin ilanından önceki günlerde hazırlanan hükümet programlarında da bunu bulmak ve görmek mümkündür.

18 Ağustos 1923 tarihli hükümet programında bu konuda şu satırların yeraldığı dikkati çeker:
"...Maarifin terbiyevi vazifelerinden birincisi, çocukların terbiye ve talimi, ikincisi terbiye ve talibi, üçüncüsü milli güzidelerin yetiştirilmesi için lazım gelen vasıtaların izhar ve teminidir. çocukların terbiye ve talimi bittabil mektepler vasıtasıyla temin edilecek ve mekteplerin asri tekemmulata mazhar olabilmeleri için muallimlerin daha iyi yetiştirilmesine ve tatil zamanında açılacak derslerle tevsi-i malımat etmelerine, binaların islahına, alat-ı dersiyenin ikmaline çalışılacaktır.

Halkın talim ve terbiyesi için gece dersleri ve çırak mektepleri tahsis olunacak, halk lisanı ile halkın ihtiyacına muvafık milli güzidelerin yetiştirilmesi için istidat ve kabiliyeti tebarüz eden ve ailesinin kudret-i maliyesi müsaid olmayan gençler orta ve yüksek mekteplerde suret-i mahsusada himaye ve muavenete mazhar olacakları gibi ihtisas peyda etmeleri için Avrupa`daki irfan mekteplerine gönderileceklerdir. Muhtelif şuabat-ı ilmiye ferdin bedeni ve fikri kabiliyetleri gibi ahlaki ve içtimati kabiliyetleri de inkişaf ettirilecektir. Bu maksada vusul için bir Terbiye-i Bedeniyye Darülmualilmini açılacak, izcilik teşkilatına ehemmiyet-i mahsusa verilecek, programlar ile mektepler teşkilatı tedricen içtimai esasata tevcih olunacaktır..."

Nitekim, hükümet programında bahsi geçen "Terbiye-i Bedeniyye Darülmualilmini" çok geçmeden kurulup "Gazi Terbiye Enstitüsü" adı altında Ankara`da hizmete girmişti.

"Atatürk, Türk sporunun ilk öğreticilerinin yetiştirilmesi konusunda da acele göstermişti. Beden Eğitimi öğretmeni yetiştirecek okul tesis edilmeden önde Çapa Muallim Mektebi`nde bir kurs açılmış ve bunun başına da Avrupa`da beden eğitimi öğrenimi yapmış bulunan Selim Sırrı Bey (Tarcan) getirilmişti. Bu arada bayan beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek üzere de İsveç`ten iki bayan öğretim üyesi getirtilmiş, bunlar da Çapa Muallim Mektebi`ndeki özel kurslarda görev alarak kız öğrencileri yetiştirmişlerdi.

Atatürk bu konunun üzerinde büyük bir titizlikle durduğundan bunu da yeterli görmedi.

Öğretmen adayları arasında dokuz aylık kursta başarı gösterenler ihtisasta bulunmak üzere Avrupa`ya gönderildiler. Atatürk bu kurslara subayların da katılmalarını özellikle arzulamıştı. Bu nedenle kursa katılıp başarı sağlayan subaylar da askeri okullarda modern beden eğitiminin ilk tatbikatçıları olabilmeleri için Avrupa`ya ihtisas eğitimine yollanmışlardı.

8 Ocak 1925 tarihli "Vatan" gazetesinin birinci sayfasında yayınlanan bir haber fotoğraf bu konuda değerli bir kanıttır. "Avrupa`ya Tahsile Gidecek Gençlerimiz" başlığı altında yayınlanan bu haberin sadeleştirilmiş hali şöyledir:

"Maarif Vekaleti tarafından muallimlik tahsil edilmek üzere birkaç gencin Avrupa`ya gönderilmesinin kararlaştırıldığını yazmıştık. Yapılan müsabaka imtihanında muvaffak olan gençlere dün yollukları verilmiştir. Bunlar üç güne kadar Avrupa`nın muhtelif şehirlerine gideceklerdir. Bu gençlerden Vildan Aşir ve Suad Hayri Beyler BedenEğitimi tahsili için Belçika`nın Gand şehrine; Ulvi Cemal ve Cezmi Rıfkı Beyler Musiki tahsili için Paris`e, Sadi Bey Ulum-u Tabiiye Tabii Bilimler tahsili için Berlin`e, Muhiddin Sebati ve Refik Bey`ler de Resim tahsili için Paris`e gideceklerdir."

Bu gençlerden Sadi Irmak ve Suad Hayri Ürgüplü daha sonra tarafsız Başbakan olarak devlet hizmetinde bulunan kişiler olacaklardı; Vildan Aşir Savaşır da uzun yıllar Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü yapacaktı... Ankara`da kurulan "Gazi Terbiye Enstitüsü"nün beden eğitimi bölümü için Almanya`dan Kurt Dainas adına bir uzman öğretmen getirilmişti. Kurt enstitünün Beden Eğitimi bölümünü faaliyete geçirdi. Bu sırada ihtisas için Avrupa`ya gönderilmiş bulunan asker ve sivil beden eğitimi öğretmenleri de yurda döndüklerinden genç Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk Beden Eğitimi öğretim kadrosu oluşmuş oldu.

Türk sporunun temelini oluşturacak bu beden eğitimi ve spor uzmanları konusunun bu yolla halline çalışırken Türk sporu da ciddi olarak ele alınmıştı. "Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı", Türk sporunun ilk resmi örgütü olarak faaliyete geçmiş durumdaydı. Bu örgütün durumu Bakanlar Kurulu`nun 16 Ocak 1924 tarihli toplantısında ele alındı. Ali Sami Bey (Yen) tarafından örgüt adına verilen dilekçe üzerinde görüşmelerde bulunan Atatürk başkanlığındaki Bakanlar Kurulu, 170 sayılı kararıyla Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı`nı "Türk gençliğinin terakki ve tealisine hadim ve kayd-ı menfaatten tamamen azade olduğu ve her memlekette İdman Cemiyetleri`nin bu surette telakki edilerek her türlü himayeye mazhar bulundukları cihetle" kaydı ile "menafii umumiyeye hadim cemiyet (kamu yararı dernek)" kabul edilmişti. Bu kararla Türkiye`de devlet ilk kez spora ve sporcuya yardım eli uzatmış oluyordu.

Böylece Başvekil İsmet Paşa`nın kısa bir süre önce Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Reisi Ali Sami Bey`e: "Hükümete güvenin, bütçeye spor için tahsisat konulacaktır" şeklinde verdiği sözün ilk bölümü de yerine getirilmiş oluyordu.

Türk sporunun iki büyük örgütünün "Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı" ile "Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi"nin başında bulunan iki değerli spor adamı İttifak Başkanı Ali Sami (Yen) ile Komite Genel Sekreteri ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi`nin Türkiye Temsilcisi Selim Sırrı (Tarcan) biraraya gelip Türkiye`nin 1924 Paris Olimpiyat Oyunları`na katılmasının gerektiğine karar verdikleri zaman Türkiye Cumhuriyeti henüz ilk aylarını yaşıyordu. Avrupa`nın en güçlü devletlerine karşı yaptığı savaştan yeni çıkmış muzaffer Türkiye`nin spor dünyasının bu en büyük gösterisine katılmasında yalnız sportif açıdan değil, politik bakımından da büyük yarar olacağı muhakkaktı.

Ancak ne İttifak, ne de Komite böylesine bir masrafı karşılayabilecek parasal güce asla ve asla sahip değillerdi. İkisi biraraya gelseler bile bu masrafın altından kalkabilmelerine imkan yoktu. Bu konuda hükümetten yardım istenmesini uygun gördüler. Genç Türkiye Cumhuriyeti de parasal yönden ciddi bir sıkıntı içindeydi. Böyle olmasına rağmen Atatürk`ün emir ve direktifleriyle Türk sporu için bu yardım yapıldı. Yine aynı tarihi (16 Ocak 1924) taşıyan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, 1924 Olimpiyat Oyunları hazırlıkları için ve "şimdilik" kaydıyla 17 bin lira Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Merkez-i Umumisi emrine verildi. Bu kararnamenin altında Bakanlar Kurulu üyeleriyle birlikte Cumhurbaşkanı olarak da Gazi Mustafa Kemal`in imzası bulunuyordu.

Böylece genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924 Paris Olimpiyat Oyunları ile en büyük spor organizasyonunda ilk kez temsil edilmiş oldu. Türk sporcuları atletizm, bisiklet, eskrim, futbol, güreş ve halter dallarında dünyanın en seçkin sporcularıyla yarışmak ve dünya sporunu yakından görüp tanımak imkan ve fırsatını buldular.

ATATÜRK VE BİNİCİLİK
 
Ata ve atçılığa özel bir merak ve sevgisi yanında iyi bir binici de olan Atatürk, yurtta atçılığı ve yarışçılığı daima özendirdi. Yakınlarını da bu konuya ilgi göstermeye neredeyse zorladı. Bu da atçılığın ve yarışçılığın lehine olmuştu. Onun bu yoldaki emir ve direktifleriyle Türk atlı sporları olumlu bir gelişme kaydetmişti.

Büyük kurtarıcının 14 Ocak 1923 günü İzmir`de Uşakzade Muammer Bey`in kızı Latife Hanım ile evlendikten sonra eşine verdiği armağanların arasında güzel bir atın bulunması da Atatürk`ün ata gösterdiği ilgi ve verdiği değerin ifadesidir kuşkusuz. Atatürk`ün tavlasındaki atların arasında "Sakarya" ya karşı özel bir ilgisi ve sevgisi olduğuda bilinir. Atatürk tatil günlerindeki atlı gezilerini hep "Sakarya" ile yapmak istemiştir.

Büyük Atatürk`ün at sevgisi , onu da bir ara yarışçılığa sevk etmişti. Gerçekte Atatürk belki de bunu yarışçılığı teşvik için yapmıştı. Atatürk`ün atının kazandığı bir yarışı, atçılık dünyamızın ünlü kişilerinden Said Akson`un "Yarışçılık Anıları" kitabından öğreniyoruz. Bu olayı , yazarının kaleminden keşfetmek gerekir:

"..Sosyete ve kordiplomatik yarışlarla alakalı idi. Fransa`dan gelen atlar içinde bir kısrak vardı. Bu Atatürk`ün atıydı. O sıra Afgan Kralı Amanullah Han Ankarayı ziyarete gelmişti. Atatürk Amanullah Han`ı yarışlara getirdi. Algrette yarışlara katıldı . Primerole gibi kuvvetli bir rakiple karşılaşacaktı. Algrette koşuyu kazandı. Amanullah Han çok memnun oldu ve Atatürk`ü hararetle tebrik etti.

Algerette Fransa da epey koşu kazanmış bir kısraktı, fakat tandonları zayıftı ve sene sonunda haraya çekildi, Ukko ile Alliance`in kızı olan Algrette çok muvafakiyetli bir damızlık oldu. Karacabey harasında Cumulus`ten doğurduğu Çankaya isimli ilk tayı Atatrük o zamanlar Türk Konkur ekibinin as binicilerinden Saim Polatkan`a hediye etmiştir.."

Atatürk`ün Süvarileri`nin binicilik dünyasının en büyük yarışmalarından biri olan Roma Enternasyonal Konkurupikleri`nin en büyük mükafaatı ve en önemli yarışlarından olan "Mussolini Kupası"nı kazanmaları Büyük Atatürk`e pek büyük sevinç ve mutluluk vermişti. Bunu günün Başbakanı Celal Bayar`ın, bu büyük başarıyı kazanan ekibin lideri General Cevdet Bilgişin`e yolladığı şu telgraftan da anlamak mümkündür Tarihi telgraf şöyledir:

"Milletler Müsabakasında Mussolini altın kupasını kazandığınızı bildiren telgrafınızı sevinçle aldım. Parlak muvaffakiyetlerinizi ve minnet duygularınızı Atatrük`e arz ettim. şefimiz hepinizden memnun oldular. ...

Bende ekibimizi hararetle tebrik ederim . Ayni muvaffakiyetin bundan sonraki müsabakalarda da tecellisini diler, ayrı ayrı hepinizi gözlerinden öperim. - Celal Bayar."

Gazi Koşusu

Onun yüce adına Gazi Koşusu düzenlenmektedir. Öte yandan Atatürk`ün Hipodruma gelerek at yarışlarını izlemesi de memleketimizde yarışçılığın inkişafı konusunda en büyük teşviki teşkil etmiştir. Ünlü İtalyan mimarı Viotti Violli tarafından yapılan ve günümüze dek olanca güzellliğiyle ulaşmış bulunan Modern Ankara Hipodromu`da Atatürk`ün emir ve direktifleriyle inşa edilmiştir.

Türkiye`de atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla kurulan "Yarış Islah Encümeni" de Atatürk`ün büyük desteğini görmüştü. Bu encümenin vaki ricası üzerine adına bir Gazi Koşusu`nun ihdas edilmesine severek izin vermiş (1926) ve böylece Türk yarışçılık dünyasının en öenmli klasik koşusu halini almış bulunan Gazi Koşusu, 1927 yılından bu yana Türk yarışçılığına renk katmaya başlamıştır.

İngiltere yarışçılık aleminde Derby ne ise , bugün Türk Yarışçılığında da Gazi Koşusu odur. Gazi Koşusu, bugün Türk yarışçılığının en büyük ve en önemli klasiği olarak devam etmektedir. 1927 yılından bu yana yarışlar aralıksız olarak gerçekleştirilmektedir. Yarış dünyamızın en büyük klasiği olan Gazi Koşusu`nun armağanı, Atatürk`ün at üzerindeki gümüş heykelidir. Ünlü heykeltraş Şadi Çalık`ın eseri olan bu heykel 1970 yılından beri Gazi Koşusu galiplerine verilmektedir.

ATATÜRK VE BOKS

Atatürk`ün boks ile ilgili bir anısına da eski şampiyon ve rekortmen atlet rahmetli Ömer Besim Koşalay`ın anılarında rastlanır...

1925 yılında Ankara`da, İş Bankası`nın Birinci Kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen büyük baloya Atatürk de katıldı. Ömer Besim Koşalay bu anısını şöyle nakletmektedir.

"Ben 1924 yılında Kilyos`ta Amerikalıların Kamp Peri adını verdikleri spor kampında bir ay kalmıştım . Orada bir çok kamp oyunları öğrenmiştim. Program sıkıcı olmasın diye, kısa sürecek eğlenceli oyunlar da hazırladım. Bunların en cazibi, gözü kapalı boks maçıydı. İki boksörün de gözleri mendille kapanıp ayaklarına uzunca bir ip bağlanıyor ve bu şartlar altında döğüşe başlatılıyorlardı. İşin ilginç ve zevkli yanı, iki rakibin de maça başlarken böyle dövüşeceklerini bilmeleri, maç başladıktan sonra ise rakiplerden birinin gözündeki mendilin yavaşça çözülüp çıkarılmasıydı. Bu durumda gözü kapalı olan, açık olandan mütemadiyen dayak yiyordu tabii. Etrafı rahatsız etmemek için bu boks maçı için dört dakikalık zaman ayırmıştım. Maçın hakemliğini de ben yapıyordum. İlk iki dakikadan sonra raund arasında Kılıç Ali Bey beni çağırmıştı. Hemen yanına koştum:

- Boks maçı Paşa`nın pek hoşlarına gitti, biraz daha uzatın.. dedi.
Emri derhal yerine getirdim. Dayak yiyen daha fazla dayak yemiş oldu tabi.

Gece saat 03.00`a doğru hava iyice serinlemişti. Bahçeden çiftlik binasına göç edildi. Dar ve ufacık pistte dans edenlerin arasına Atatürk de karıştı bir ara. Ben görevli olarak kenarda duruyordum. Ceketimin yakasında 1924 Paris Olimpiyat Oyunları`nın rozeti vardı. Büyük adam dans sırasında birden yanımda duruverdi. Yakamdaki rozeti sordu. Bülbül kesiliverdim o anda. Paris Olimpiyat Oyunlarında koştuğumu, 1928`de Amsterdam`da yapılacak Olimpiyat Oyunları`na hazırlanmakta olduğumu söyledim. Bu sırada yanında Saffet Arıkan da vardı. Paşa tereddütsüz:

- Saffet , bu sporcuyu tanı. O Amsterdam`da olmalıdır... diye iltifatta bulundu.

Hürmetle eğilip kendilerini selamlarken gülümseyerek baktı:
- Boks maçını iyi yönettin , pek hoşuma gitti ... dedi.
Ve dansına devam etti..."

ATATÜRK VE FUTBOL

Büyük Atatürk`ün ilgiyle seyrettiği bir futbol maçı vardır. Bu, milletin geleceğinin belirlendiği günlerde yapılan bir futbol maçıdır.

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, düşmana son darbeyi indirmeye hazırlanırken, taarruzun yeri ve tarihini son derece gizli tutmaya özellikle dikkat etmişti. Cepheyi son kez teftiş etmek ve hazırlıkların tam olup olmadığını anlamak ve bu konuda yüksek rütbeli subaylarla son toplantıyı yapmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, bu teftişini de saklamak gereğini duymuştu.

Bu sırada Konya`ya gelerek kendisiyle görüşmek isteyen ünlü İngiliz askeri General Townsend ile görüşmek üzere Ankara`dan birkaç günlüğüne ayrılacağını bir resmi yazı ile hükümete bildirmişti:

"Heyet-i Vekile Riyasetine" diye başlayan mektup şöyle devam ediyorudu:

"Ben, bir-iki gün sonra avdet etmek üzere General Townsend ile görüşmek için Konya`ya gidiyorum. 24 Temmuz 338 (1922)-M. Kemal."

Mustafa Kemal Paşa ve aralarında Fevzi, İsmet ve Nureddin Paşaların da bulunduğu yüksek rütbeli kumandanlar Akşehir`de kolordu takımları arasında oynanacak futbol maçını seyre gidiyorlar. Bu maçın asıl amacı, Başkumandan ile kumandanları, düşmana indirilecek nihai darbe konusunda görüşmek üzere bir araya toplamaktı...

Yazı 24 Temmuz tarihini taşıdığı halde Atatürk, 23 Temmuz 1922 sabahı ortalık aydınlanırken otomobille Ankara`dan gizlice ayrılmış ve aynı gün akşamüstü Batı Cephesi Karargahı`nın bulunduğu Akşehir`e gelmişti. Burada İsmet Paşa (İnönü) ile görüşen Atatürk, 24 Temmuz sabahı Konya`ya gitmiş ve General Townsend ile beklenen ve ilan olunan görüşmesini yapmıştı.

Bu görüşme nedeniyle Konya`da birkaç gün kalan Mustafa Kemal Paşa, bu sırada 28 Temmuz 1922 günü Akşehir`de, subaylar arasında yapılacak iddiali bir futbol maçını da seyre davet olunmuştu. Bu maç, Anadolu Ajansı ve gazeteler vasıtasıyla yurda ve bütün dünyaya duyurulmuştu. Bu iddialı futbol maçına ayrıca Ordu kumandanlarıyla bazı kolordu kumandanları da davet olunmuşlardı. Başkumandan ve diğer yüksek rütbedeki kumandanların futbol maçını seyre gidecekleri yolunda gazetelerde yayınlanan haberler, Türklerin daha bir süre taarruza girişemiyecekleri yolundaki kanaati daha da kuvvetlendirmişti. Nitekim Amerika`nın eski Ankara Büyükelçisi General Charles H.Smith de ünlü eseri "Gazi Mustafa Kemal" de bunu açıkça belirtiyor ve şöyle diyordu:

"..Bu yoldaki haberler gazetelerde ön planda yer alıyor ve yayılıyordu. Bu söylentiler, Türk ordusunun daha bir süre herhangi bir harekette bulunamayacağı kanaatini uyandırıyordu. Bilhassa Yunanlılar böyle düşünüyorlardı. Dünya basınında `Kayıtsızlığa alışmış ve teseffüh etmeye (kokuşmaya) başlamış Türklerden ne beklenir ki... diyordu...`

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa (İnönü), Birinci Ordu Kumandanı Nureddin Paşa, İkinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Bey (General Asım Gündüz) ile birlikte Akşehir sahasındaki Kolordu Subayları ile Batı Cephesi Subayları arasındaki iddialı futbol maçını ilgiyle izlemişti.

Akşam Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve Ordu Kumandanları ile diğer yüksek rütbeli subaylarla büyük bir toplantı yapan Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, "Büyük Taarruz" hakkındaki planlarını onlara açıklamış ve gereken direktifleri verdikten sonra kesin tarih de yine bu maç akşamı yapılan büyük toplantıda belirlenmişti. Böylece Atatürk`ün seyrettiği bu ilk futbol maçı, memleketin kaderinde pek önemli bir yeri ve rolü bulunan hayati bir toplantıyı kamufle eden vesile olmuştu. General Sherrill de ünlü eserinde bu noktayı vurgulamaktadır:

"..Ankara`ya dönerken gece karanlığında Türk hatlarının merkezine vararak tümen ve ordu kumandanlarıyla toplanıp taarruz saati ile birlikte düşmana indirilecek darbenin bütün teferrüatını görüşecek ve nihayet bir futbol maçı seyretmenin verdiği neşeyi yüzünde taşıyarak Ankara`ya dönecekti.."

28 Temmuz 1922 günü Akşehir`de yapılan bu futbol maçını büyük bir kalabalık da izlemişti. Herşey öylesine büyük bir gizlilik ve tabiilik içinde geçmişti ki, Başkumandan, Genelkurmay Başkanı, Batı Cephesi Kumandanı ve Kurmay Başkanı ile Birinci ve İkinci Ordu Kumandanlarının seyircileri arasında bulundukları maçta takımların Kolordu Subayları ile Batı Cephesi subaylarının teşkil etmesi ve böylece Akşehir`de büyük seviyede bir askeri heyetin toplandığı kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu maç, ana amacının kusursuz bir kamuflajı olmuştu..

Büyük Atatürk`ün futbolla ilgili bir anısını da en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali`nin oğlu olan devrinin ünlü futbolcusu Gündüz Kılıç yıllar sonra kaleme aldığı bir yazısında o tatlı üslübu içinde dile getirmişti...

Büyük kurtarıcı, yakın arkadaşı Kılıç Ali`nin evine ziyaret için uğradığında evde başka kimse bulunmadığı için gencecik Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz Kılıç`ın kaleminden nakledelim.

"..Atatürk şerbetini yudumlarken , `Gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz ` dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum amma içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk`ün özellikle gençlere değişik zeka soruları sorarak onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olmak korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu korktuğum türden olmadı.

O sıralarda milli futbol takımımız , Halkevleri Takımı adı altında Rusya`da 5-6 maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de o kadroda vardım. Ülkesinde olup biten herşeyle ilgilenen Atatürk`ün Rusya yenilgileride gözünden kaçmamıştı. İlk sorusu "Neden Yenildiniz?" oldu. Kemküm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu: `Peki bu yenilgiler seni çok üzdü mü?` Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu:

-`Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yokedecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle, azimle daha çok çalışmalıdır` dedi.

Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen bir kağıt - kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zamanki deyimleri ile müdafileri, muavinleri ve mucahimleri yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaidelerini anlattım. Atatürk :

- `Yahu desene bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin iş de strateji bilgisi ve kurmay kafası ister` diye önemser önemser başını salladı.."

Atatürk ve Fenerbahçe

"Fenerbahçe Kulübünün her tarafa mazhar-ı takdir olmuş bulunan asarı mesaisini işitmiş ve bu Kulübü ziyaret ve erbab-ı himmeti tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübahiyim. "

ORDU KUMANDANI

Mustafa Kemal

1894 yılından itibaren, Izmir`den İstanbul`un Kadiköy yakasına yerleşen Lafontaine, Whittall gibi İngiliz ailelerinin fertleri arasında oynanmaya başlanan futbol, çevrenin Türk genclerince büyük bir merak, heyecan ve gıpta ile seyrediliyordu. Ne var ki, onların böyle bir sporu yapmak şöyle dursun, adını dahi anmalarına olanak yoktu. Çünkü Padişah II. Abdülhamid`in amansız baskı rejimine göre değil onbir gencin, ikisinin bile bir araya gelmesi saltanat için son derece sakıncalıydı. Ancak 1907 yılına gelindiğinde Türk gençlerinden Ziya (Songülen), Ayetullah ve Necip (Okaner) gizli de olsa bir futbol klübü kurmaya karar verdiler.

Semtlerinin adı olan Fenerbahçe`yi isim, Fenerbahçe Burnu`ndaki feneri de amblem olarak seçtiler. Kıskançlık ve asaletin timsali Sarı-Lacivert ise takımın renkleri olarak belirlendi.
Atatürk`ün, stadına büstünün konmasına izin verdiği tek kulüptür.

1908 Meşrutiyeti`nin ilanına kadar çalışmalarını gizlice yürütmek zorunda kalan Fenerbahçe, bu tarihten sonra yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu`yla tescil edildi ve başarıdan başarıya koşacak olan bir büyük camia, Türk sporundaki seçkin yerini almış oldu.

Büyük kurtarıcı, 3 Mayıs 1918 günü Kulübümüzü ziyaret etti ve hatıra defterine Kulübü ve üyelerini öven satırlar yazdı. Atatürk, 10 Ağustos 1928 günü, 3-3 berabere biten Gazi kupası maçından sonra üçü Galatasaraylı ve ikisi Fenerbahçeli olan beş kişinin önünde aynen şunları söyledi:

- Burada üçe üçüz...çünkü ben de Fenerbahçeliyim!
Bu arada, 5 Haziran 1932`de Fenerbahçe`nin Kuşdili`ndeki binası yanında, ilk bağış yine büyük kurtarıcı Atatürk`ten geldi. Bu önemli olay, kulubün tarihinde gerçekten apayrı bir yere sahiptir.

ATATÜRK VE GÜREŞ

EN ÇOK GÜREŞİ SEVERDİ

Atatürk, sporlar arasında en çok güreşi severdi. Bu nedenledir ki, onun güreşle ilgili anıları hem çoktur, hem de ilginçtir.

19 Eylül 1933 gecesi İstanbul`da Maksim Gazinosu salonunda yapılan Türkiye-İtalya milli güreş karşılaşmasını radyodan naklen yayınını Dolmabahçe Sarayı`nda ilgiyle izleyen Atatürk, heyecanını yenememiş ve müsabakaları görmek üzere beraberindekilerle birlikte kalkıp Maksim`e gelmişti. Atatürk`ün Maksim`e gelmek üzere Dolmabahçe Sarayından ayrılmak üzere olduğu haberi kendisine iletilen organizatör ve spiker Said Çelebi büyük bir heyacana kapılmıştı. Haksız da değildi; zira Maksim salonu iğne atılsa yere düşmeyecek derecede hınca hınç dolu haldeydi. çelebi, bu unutulmaz anı şöyle hikaye etmektedir:

" .. Başım sıkıştığı her zaman olduğu gibi, çeneme müracaat ettim. Mikrofonu bırakıp yüksekçe bir yere çıktım. Avazım çıktığı kadar " Gazi Hazretleri teşrif ediyorlar, yer açın !" diye bağırdım. O mahşeri kalabalık bir anda heyecan içinde dalgalanıverdi. Millet birbirini çiğnercesine yol açtı. En ön sıraya koltuklar konuldu. Bu esnada Atatürk, maiyetiyle birlikte kapıda göründüler..

Atatürk`ün salona girişiyle, minderdeki güreş de durmuştu. Bu sırada minderde Arabacı İsmail güreşiyordu. Atatürk, salonu pek sıcak bulmuş ve onun emriyle bütün pencereler açılmıştı. Bundan sonra güreş kaldığı yerden devam etmiş ve Arabacı İsmail, İtalyan rakibini sayıyla yenmişti.

Bundan sonra sıra, Saim Arıkan`ın İtalyanların en ünlü güreşçilerinden biri olan büyük şampiyonları Lombardi ile yapacağı maça gelmişti. Bu maçı da Saim Arıkan`dan dinleyelim:

" .. Sıra bana gelmişti. Heyecanım son haddini bulmuştu. Gongun bir an önce vurmasını bekliyordum. 72 kiloda karşımdaki rakip de İtalya şampiyonu ve Avrupa ikincisi olan meşhur Lombardi idi. O zamanki güreşler onar dakikalık iki devreden ibaretti, yirmi dakika sürerdi. Nasıl güreştiğimi hatırlamıyorum. Fakat sonradan bana anlattıklarına göre, fırtına gibi güreşmişim; adeta kedi fare ile oynar gibi oynamışım Lombardi ile. Atatürk güreşe kendini o kadar kaptırmış ki, heyecandan yerinde duramıyormuş. Hayatımda bundan daha zevkli, bundan daha heyecanlı bir şey gördüğümü hatırlamıyorum, diyormuş hep. Maçın daha birinci devresi bitmeden; 9 dakika 30 saniyede İtalyan`ın sırtını mindere yapıştırdım. Aynı anda İtalyan`ın üzerinde iken, başımı çevirip Atatürk`e baktım. O koca adam, o kahraman kumandan ayakta, ellerini havaya kaldırmış, "Yaşa Saim!" diye bağırıyordu. Benim için bundan daha büyük mükafaat, bundan daha unutulmaz bir an olabilir miydi ? ."

Türk güreşinin bu tarihi olayı Türkiye İdman Cemiyetleri İttifaki`nın 25 Ekim 1933 günü Ankara`da yapılan VII. Genel Kongresi`nde Güreş Federasyonu Başkanı Ahmet Fetgeri Açeni`nin raporunda şöyle naklediliyordu:

"..19 Eylül 1933 günü İtalyanlarla yapılan üçüncü müsabakayı büyük ve kıymetli vücutlarıyla şereflendiren Ulu Gazi Maksim Salonu`nun fazla izdihamını görünce kudretli muhakemeleriyle bu salonda müsabakaların yapılamayacağını işaret buyurdular ve açılması mümkün olan hava deliklerinin derhal açılmasını emrettiler. Nitekim müsabakayı şereflendirmek suretiyle Türk gençliğine en büyük zaferini kazandırmış olan Büyük Gazi`mize salonun müsadesizliği yüzünden borcumuz olan istirahatle esbabının temin edilememiş olması Federasyonumuzu harkulade müteessir ve muazzep etmiştir. Hiç şüphe yoktur ki, alakadar bütün makam ve zevat da bizim duyduğumuz teessürü aynen duymuşlardır.."

Daha sonra yine aynı raporda şu satırlara rastlanır:

"..19 Eylül 1933 Çarşamba akşamı İstanbul`da Maksim Salono`nda İtalyanlarla yaptığımız güreş müsabakası eşsiz Büyük Gazi`mizin yüksek huzurlarıyla pek büyük şerefe mazhar olmuştur ve güreşçilerimiz yüce rehberlerinin önünde çarpışmak saadetine kavuşmuşlar ve bu suretle en bahtiyar ve en tarihi günlerini yaşamışlardır. Şimdiye kadar hiçbir spor şubesinin ulaşamadığı bu büyük zafere güreşimiz erişmiştir. Sporumuzun erdiği şerefli günü hersene kutlamak amaciyla 19 Eylül günleri bütün güreş bölgelerinde Ulu Gazi Güreşleri adı altında müsabakalar yapmak istiyoruz. Bu bayramın büyük kongremizce kabul ve tasdik edilmesini teklif ve rica ediyoruz.."

Güreş Federasyonu`nun bu teklifi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı`nın VII. Genel Kongresi tarafından kabul ve tasdik edilmiş olmasına rağmen "Ulu Gazi Güreşleri" gerçekleşememiştir...

ÇOBAN MEHMET İLE

Balıkesir meralarında çobanlık yaparken akranlarıyla güreşleri seyreden Balıkesir Kumandanı Hikmet Paşa, onu İstanbul`a göndermişti. Burada yetişip parladı Koç Çoban Mehmet. 1928-1940 yılları arasında Milli Güreş Takımımız ağır sıkletini kimselere bırakmaz ölümsüz bir ün yaptı. Atatürk`ün pek sevdiği ve alnından öptüğü güreşçiydi Çoban Mehmet.

İtalyanları yenen Milli Güreş Takımı Florya`daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü`nde Büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk, İtalyanlar karşısında cidden parlak bir sonuç almış bulunan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu sevimli ağır sıklet şampiyonu Çoban Mehmet`e takılmaktan da kendini alamamıştı.

-"Sen herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet.." demişti Ata, sonra ilave etmişti "Seninle güreş tutsak beni de yenebilir misin?.." Koca çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde başını önüne eğmişti.

"Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?.."Büyük Atatürk, Çoban Mehmet`in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştü...

GÜREŞTEN ÇOK İYİ ANLARDI

Atatürk, Florya Köşkü`nde istirahat ettiği günlerde Çoban Mehmet çoğu kez Büyük Mustafa (Çakmak) ile birlikte Florya Plajına gider, orada etraflarını çeviren büyük meraklı topluluğunun ortasında, kumlar üzerinde güreş tutarlardı. Atatürk, Belediye Plajı kumsalında cereyan eden bu güreşi Köşk`ten görür görmez hemen haber salıp pehlivanları yanına çağırırdı. Köşk`te Çoban Mehmet`e takılan, onun zeki cevapları karşsında pek keyiflenen Büyük Atatürk kendileriyle uzun sohbetlerde bulunur, pehlivanlara yemekler çıkarttırırdı. Pehlivanlar Köşkten ayrılırlarken de yaveri vasıtasıyla ceplerine birer zarf koydurtmayı ihmal etmezdi. Zarfın içinden, o zamanlar için pek büyük bir maddi değer taşıyan 50 lira çıkardı enaz.. çoban Mehmet`in Atatürk hakkındaki şu sözleri ilginçtir:

- "Rahmetli Atatürk, güreşten çok iyi anlardı. Buna, bizlere huzurunda yaptırdığı güreşlerde çok şahit olmuşumdur. Biz güreşirken, yaptığımız hataları veya iyi hareketleri anında sezer, bize ihtarda bulunur veya takdirlerini bildiren sözler söylerdi. Onun iltifatlarına nail olmak bizler için sevinç ve gururların en büyüğü olurdu hiç şüphesiz.."

ANKARA`DA YAPILAN GÜREŞLERDE..
 
Ankara Güneş Kulübü tarafından 10 Mart 1938 Perşembe gecesi Ankara Halkevi Salonu`nda organize edilen ve Ankaragücü, Demir Çankaya, Harbiye ve Muhafızgücü kulüplerine mensup 35 güreşçinin katıldıkları güreş teşvik müsabakalarına Atatürk de ani olarak yüksek huzurlarıyla şeref vermişti. Beraberinde Başbakan Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu ve manevi kızı havacı Sabiha Gökçen olduğu halde Ankara Halkevi`ne gelen Atatürk, salonu dolduran seyirciler tarafından coşkun tezahüratla karşılanmış ve bu sevgi gösterileri dakikalarca sürmüştü.

O akşam güreşlerin açılış konuşması için kürsüye çıkan Güreş Kulübü kurucularından ve Büyük Atatürk`ün en yakın arkadaşlarından Cevat Abbas Gürer sözlerine şöyle başlamıştı:

- "Türk varlık ve benliğini yaratan sevgili güneşimiz Atatürk`ü Ankara sportmenleri adına en derin duygularımla selamlar ve huzurlarıyla sportmenlerimize şeref veren sayın vatandaşlarıma da saygılarımı sunarım. Aziz vatandaşlarım, biraz sonra bedeni kuvvet denemelerini göreceğiniz pehlivanlar, benzersiz Büyük Önderimiz ve onun kudretli hükümeti tarafından güreşe verilen ehemmiyetin ve gösterilen yüksek ilginin tecelliyati olarak Ankara spor kulüplerinin tertip ettikleri spor müsabakalarının tatbikatını yapacaklardır.."

Güreş sporunun bir tahlilini yapan Gürer sözlerini şöyle bitirmişti:

- `Türk genci! Temiz karunda ve yüksek cevherinde kökleşmiş bulunan bu kuvvetin herşeyden önce en büyük aşıkı yine sen olacakın. Başbuğun (Atatürk) ve büyüklerin senden bunu istiyor. Unutma ki, yezyüzünde en yenilmez kuvveti ifade için "Türk gibi kuvvetli " derler. Cedlerinin armağanını bugün sen güçlü göğsünde emniyetle her zaman taşıyabilirsin.."

BİR AMELE İLE YAPTIĞI GÜREŞ

Güreş yazan Murat Sertoğlu, güreşten pek hoşlanan Atatürk`ün çoğu kez yanındaki arkadaşlarını güreşmeye teşvik ettiğini, hele iri cüsseli iki yakın dostu Vasıf Çınar ile Refik Koraltan`ı güreştirmekten bilhassa büyük haz duyduğunu yazmaktadır.
 
Atatürk`ün yakın arkadaşlarından Cevat Abbas Gürer`in bir anısı da bunu doğrulamaktadır. Rahmetli Gürer, "Sel Kitapları"nın "Atatürk Kütüphanesi" dizisinin 8. kitabı olarak yayınlanan "Yakınlarından Hatıralar" adlı eserde bir anısını şöyle nakleder:

"..Bir ağaç dibinin toprağını kabartan ve o civarda yalnız çalışan bir işçinin önünde Atatürk durdu. İşçiye o kadar yakındı ki, çapasının kalkıp inmesinden fırlayan toprakların küçük parçaları Atatürk`ün zarif ve düzgün ayakkabılarını okşuyordu. önünde duran, karşısına dikilen bu kişiye işçi bakmadı bile.

Bu vaziyette epeyce durduk ve seyrettik.

İşçi ne kendine ne de çapasına bir an dinlenme firsatı vermiyordu.

Atatürk`ün: - Nerelisin çocuğum?..
Suali işçiyi doğrulttu, çapasını yere dayattı:
-Kastamonuluyum beyim!
-Kastamonu`nun içinden misin?
-Hayır, köylüğündenim
-Askerlik yaptın mı?
-Yapmaz olur muyum?
-Harp gördün mü?
-Sakarya muharebesinde bulundum, İzmir alındıktan birkaç ay sonra tezkere aldım.
Pehlivan yapılı Sakarya gazisinin cevabından haz ve zevk duyduğu, fakat kendisini tanıtmak istemediği için olacak Atatürk`ün işçiye son sorgusu:
-Sen güreşir misin? oldu. Bu suale kadar ciddi bir çehre ile gözünü kırpmadan cevaplarını veren işçi gülümseyerek mütevazi bir tavır aldı ve:
-Güreşmez miyim? Dedi Ne yalan söyleyeyim; toprağı çapalarken yeri sarsan darbelerine şahit olduğum 30-35 yaşarında, gürbüz yaradılışlı, pişkin vücutlu, yay gibi atik ve tetik bakışlı, çelik bilekli Kastamonulu ile güreşmemi Atatürk`ün teklif edeceğinden heyecana düşmüştüm. Bereket versin başını gülerek bana çeviren Atatürk gözünü kırptı ve işçiye dönerek:

-Benimle güreşir misin? dedi.
-Ben işçiye büyük muhatabını anlatabilmek imkanını ararken Atatürk:
-Bırak çapanı, ileri gel! emrinde bulundu. Bu emre tereddütsüz riayet eden Kastamonulu çapasını bıraktı, ilerledi ve el ense etmeye hazırlandı.
-Ben seri bir hareketle işçinin arkasına geçerken Atatürk ile Kastamonulu güreşe tutuşmuşlardı. Atatürk`ü ciddiyetle, var kuvvetiyle saran ve sarsan Kastamonuludan kurtarmak için, Atatürk`e göstermeden ve hissettirmeden, bir çelme attım, Kastamonulu yere yıkıldı. Fakat hemen ayağa kalkan işçi mağlubiyeti saymadı. Kısa bir münakaşa oldu. Müşkül vaziyetteydim. İşçinin bir ayağımın dayandığı toprağın kaymasından dolayı yıkıldığına, yoksa benim bir müdahalem olmadığına dair teminat verdim.

Atatürk ile işçisi tekrar güreşmek üzere birbirlerinden ayrılabildiler. Kastamonulu katiyen Atatürk`ü tanımamıştı. İşçiden beş-on adım uzaklaştıktan sonra ufak bir mükafaat vermek için Atatürk`ün müsaadesini istedim. Bu gibi vaziyetler de cömert olan Atatürk`ün:

-Bir lira ver! Demesi hayertimi uyandırdı. Teveccüh ve muhabettine güvenerek:

-Biraz sonra zat-i devletinizin kim olduğunu öğrenecektir. Tok gözlü ve alnının teriyle kazanmaya alışmış bu yurttaş sizin lütfunuzu hatıra olarak saklayacaktır. Bari işine yarayacak miktarda verirsek sevindirmiş oluruz, mütalaasında bulundum. Atatürk gülerek, fakat çok manalı kaşlarını çatarak:

-Bir lira yüz kuruştur. Az mı? buyurdular.
-Evet, yüz kuruş işçinin bir günlük yövmiyesidir, cevabında bulunarak sustum.

-Öyle ise on yövmiye ver! emrinde bulundular.
-Döndüm, Kastamonuluya yaklaştım. On lirayı kendisine uzatırken bu sefer işçi.
- Bu parayı bana niçin veriyorsun? Sualinde bulundu.

Koca Türk`ün sebepsiz para almayacağını hissettiğimden:
Mintanın biraz yırtıldı da, yenisini alırsın diyerek parayı kabul ettirebildim. Bu hareket tarzımdan merakı artan işçi:
Sen kimsin beyim? dedi.

-Ben tüccarım, fakat güreştiğin bey bu çiftliğin sahibidir diyerek Atatürk`ü tanımayı işçinin zekasına bıraktım ve büyük adama yetişmek üzere acele yanından ayrıldım. Onbeş yirmi dakika sonra aynı yoldan dönüyorduk. Kastamonulu işçi bizi görür görmez koşarak yanımıza geldi. Heyecanını saklayamıyordu. Hemen Atatürk`ün ellerine sarıldı ve öptü. Yüreğinin bütün samimiyetiyle:

- Demin Atamı tanıyamadım, beni affet. Ben hiç sizinle güreşebilir miyim? dedi.
Atatürk:
- Zararı yok, şimdi burada ikimiz biriz. Devlet ve milletin işleri başında ben senin büyüğünüm, babanım.
Buyurdular ve işçiyi okşadılar, işçinin başını okşadılar.."
Rahmetli Cevat Abbas Gürer`in bu anısında Atatürk`ün Kastamonulu amele ile kendisini güreştirmek isteyeceğinden korktuğunu söylemesi, Ata`nın mahiyetindekilere güreş yaptırmaktan hoşlandığı gerçeğini vurgular.

Bunu yine Cevat Abbas`ın bir başka anısında daha görüp anlamak mümkündür:

" ..Atatürk sporu severdi. Ekseriye hafif cimnastik egzersizleri yapardı. Son yıllarda ise kürek çekmek ve yüzmek başlıca uğraştığı sporlardı. Florya`da gün olurdu ki, bir saatten fazla denizde halk arasında kalır ve yüzerdi. Ağır ağır kürek çekişi pek metodikti. Pehlivanlığı sever, pehlivanları takdir eder, onlarla uğraşmayı zevk edinirdi. Berlin Olimpiyatları`nda Dünya Birinciliğini kazanan hafif sıklet güreşçimiz Yaşar`ın başarı haberinin yarattığı neşeli gece, Atatürk`ün ömrü içinde sayılabilen en coşkun sevinçli gecelerden biri olmuştu.

Bilhassa son yıllarında muhafazasına memur olan erleri Atatürk sık sık çağırır, onları boylarına, sıkletlerine göre eşleştirip güreştirir ve hakemligini bizzat yapardı. Çiftlerin güreş müddetinin yenmek veya yenilmekle nihayete erdiğini kabul etmez, güreşleri devam ettirirdi.

Ve "Türk erleri bütün kuvvetleriyle birbirlerine saldırmalı, candan güreşmeli. Fakat galip ve mağlup onlar için yoktur. Ancak beraberliği kabul ederim" demekle beraber nadiren iltimas ettikleri de olurdu. Sofrada bulunan yakınlarına da seyrek olmakla beraber güreş imtihanından uzakta bırakmazdı. Hepimiz için endişeler doğuran bu imtihan ekseriya dolu mideler esnasında vaki olduğundan tehlikeli de olurdu.

Aynı boy, aynı cüsse ve aynı yaşta olanları karşılaştırmak yakınlarına pek yorgunluk vermezdi ama genç, dinç ve çelik gibi muhafız erleriyle karşılaşmak ve elense etmek kolay değildi. Sıra savuşturmak için sofradan sıvışmak firsatını arayanlanmızla güreş meydanına çağırılanlardan, şaka ve hatır tanımayan ve yalnız Başbuğlarının emrini ifaya hazırlanmış erlerle elele geldikten sonra pes edenlerimiz çok olurdu.."

KORALTAN`A MEYDAN OKUMA

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlarından Fuad Sirmen`in bir anısından Büyük Atatürk`ün bir yaz akşamı Büyükada`daki Anadolu Kulübü bahçesinde otururken açılan bir güreş konusunun hemen ardından, eski T.B.M.M. Başkanlarından Refik Koraltan`ın güreşe davet edişini öğreniyoruz.
Sirmen şöyle anlatıyor:

-"Nasıl oldu, kesin olarak anımsamıyorum, ama bir gün Atatürk, "Benimle güreşecek var mı?" diye sormuşlardı. Soruyu takiben milletvekilleri arasında oturtmakta olan Refik Koraltan`ı seçerek ona "Haydi benimle güreş bakalım, acaba yenebilecek misin?" diye sormuştu.

Refik Koraltan, Atatürk`ün yakından tanıdığı kişilerden biriydi. Onun gür sesiyle açık açık konuşmasından hoşlanırdı. Refik Koraltan, Atatürk`ün bu önerisini biraz ciddiye almış ve cüssesinin verdiği güvenle. Atatürk ile ciddi bir güreş tutmak istemişti. Bu durumu sezen Atatürk, Koraltan`ın omuzuna dokunarak "Sen güreş etmesini bilmiyorsun" demişti. Bu söz üzerine Koraltan şaşırmış ve elense çekmek isteyen eli havada kalmıştı. Sonra Konya Milletvekillerinden Hamdi Bey`e dönerek "Haydi seninle güreşelim" dedi. Ve gerçekten de Hamdi Bey ile güreş oyununun en güzel örneklerini vererek hazır bulunanların takdirlerini kazandılar. Atatürk bu arada kulübe gelen yakın tanıdıklarının çocuklarını da güreştirmekten hoşlanırdı. örneğin Ahmet Emin Yalman`ın oğlu Tunç ile Kazım Özalp`in oğlu Teoman Özalp`i güreştirdiklerini çok iyi anımsıyorum.."

SANATKAR HAZIM`I DA GÜREŞTİRMİŞTİ..

 Atatürk`ün Sofracıbaşısı Cemal Granda, Hürriyet Yayınları tarafından yayınlanan "Atatürk`ün Uşağı İdim" adlı kitabında ünlü sanatçı Hazım Körmükçü`yü nasıl güreştirdiğini şöyle anlatır:

"..Hazım, Atatürk`ün en sevdiği aktörlerden biri idi. Ankara`dan İstanbul`a gittikleri zaman onu sofrasında görmek isterdi. Temsil sonrası otomobilini göndererek bu büyük sanatçıyı saraya getirtir, karşılıklı sanat sohbetleri yapardı. Neşe, espri havası içinde geçen toplantı sırasında çeşitli konular üzerinde görüşülür, tartışılırdı. Yine bir yaz gecesi geç saatlerde Hazım, Atatürk`ün sofrasındaydı.

Konu spora gelmişti. Atatürk sanatçıya şöyle sordu:
- Hazım, hiç spor yaptın mı ömründe?

Hazım, Atatürk`ün güreşi sevdiğini ve çoban Mehmet`i de koruduğunu bildiğinden:

-Gençliğimde biraz güreş yaptım Paşam. diye doğru olmayan bir karşılık verdi.
Aradan beş-altı saat geçmişti. Spor konusu unutulmuştu. Bir aralık Atatürk`ün yaverinin kulağına bir şeyler söylediği gözden kaçmadı. Yaver hemen uzaklaştı. Daha beş dakika bile geçmeden, yanında Muhafiz Alayından seçme, yarı beline kadar çıplak levend endam on pehlivan erle beraber göründü. Herkes şaşırarak, ne olacağını merakla bekliyordu. Az önce söylediklerini unutan Hazım, başına geleceklerden habersiz, gelenlere biraz da şaşkınlıkla bakıyordu. Atatürk keyifli keyifli:
-Kuzum Hazım şunlarla güreş de marifetini görelim, demez mi?

Hazım`da şafak atmıştı. Hemen kendini toparlayıp işin içinden sıyrılmaya çalıştı:
-Aman Paşam, ben gençliğimde güreştim. Güreşi falan çoktan unuttum. Bunlar benim pestilimi çıkarırlar...
 
Ama Atatürk kararlıydı. İlle de Hazım`ı güreştirecekti. Gülümseyerek:
-Sen neşenle kalpleri tuşa getirmiş adamsın. Bunlar senin karşında dayanır mı? deyince gözleri yaşaran Hazım, Atatürk`ü kıramayacağını anlayarak çaresiz ceketini çıkardı. Kollarını sıvayarak pehlivanların yanına yaklaştı, kulaklarına yavaşça:

-Bak ben pehlivan filan değilim. Şimdi bizim vazifemiz Paşa`yı neşelendirmek. Siz kendinizi boşa bırakın, ben sizi tutacağım, diye onların saflıklarından da yararlanıp masanın önüne kadar getirdi. Boşta duran pehlivanın bir anlık dalgınlığını firsat bilip, hemen elense bile onu yere düşürmeye çalışınca Atatürk:

-Bravo! Bravo. Yaşa Hazım!.. diye bağırdı.
Salon kahkahadan kırılıyordu. Sabaha karşı sofra dağılırken Hazım çevresindekilere:

-Meğer Paşa`mın önünde güreşmek ne kadar zormuş. Kuyruk sokumuma kadar terledim, diyordu.."
Bu olay da Atatürk`ün yanındakileri güreştirmekten ne denli büyük bir zevk duyduğunun bir başka ifadesidir. Çevresindekini güreştirmekten duyduğu zevkin altında da güreşe karşı olan büyük merak sevgisinin yattığı da gerçektir. Güreş, Büyük Atatürk`ün belli başlı tutkularından biriydi muhakkak ki...

GÜREŞ SEVGİSİNİN BİR BAŞKA ÖRNEĞİ..

Büyük Atatürk`ün güreşe karşı olan büyük sevgisini Ferit Celal Güven`in bir yazısından da anlamak mümkündür. Güven bu yazısında diyor ki:

"..Çankaya`da büyük bir salonun ortasında kurulmuş kalabalık bir sofradayız Atatürk, hafızamda bugün gibi canlı kalan sözleriyle Türk milletinin cibilli sporculuğunu izah ediyordu:
"- Benim en çok sevdigim spor güreştir, dediler ve devam ettiler: Hangi Türk neferini, köylüsünü isterseniz soyup meydana çıkarınız. Dik omuzları, iyi, kusursuz teşekkül etmiş adaleleri, keskin yüz çizgileri, yanık tatlı renkleri, kafa yapıları, insanın ruhuna itimat ve neşe veren bir eser olarak canlanır. Spor yalnız beden iktidarının üstünlüğü sayılmaz. İdrak, zeka ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve ihatası kısa olan kuvvetliler, zeka ve ihatası yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim..

Atatürk, boş zamanlarında çok defa Muhafız Alaylarındaki erlerin güreşmelerini seyreder, onların en küçük teknik hatalarını bulup tashih edermiş.

-Dün yirmi neferin güreşlerini seyrettim. Birbirleriyle kıyasıya güreştiler. Her müsabakanın sonunda bir galip çıkar. Çok ciddi kapıştılar. O kadar ki, gömlekleri parçalandı. Bu derece çetin döğüşmeye ben sebep olmuştum. Gömleklerini ödemem icap ederdi. Kendi gömleklerimi bunlara dağittırdım. Giymelerini söyledim. Hiçbirisi giymedi. Hayretle sebebini sordum:

Köylerimize çocuklarımıza ve evlerimize bundan daha büyük ne götürebiliriz? dediler..
"BURADA GÜREŞLER TERTİPLEYİNİZ!.." Büyük Atatürk, 9 Mart 1930 günü Antalya gezisi sırasında tarihi Aspendos`a giderek orada incelemelerde bulunmuştu. Tarihi tiyatro anfisini pek beğenen Atatürk orada Antalya Müzesi Müdürüne şu direktifi vermişti:

- "Bu tiyatro binasını restore ediniz ama kapısına kilit vurmayınız. Burada temsiller verin, güreşler tertipleyiniz. "

ÇOCUKLUK YILLARINDA..

Büyük Atatürk`ün güreş zevk ve merakının çocukluk yaşlarından kalma olduğunu, çocukluk arkadaşlarından olan eski Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay`ın şu sözlerinden anlamak mümkündür:

-"Çocukluk yıllarında da şık ve temiz giyinmeyi severdi. Kuvvetli ve cesaretli insanlara hayranlık duyardı. Güreşe bayılır, mahalle çocuklarını sık sık güreştirir, seyrine doyamazdı.."
 
GÜREŞ KONUSUNDA DA BİLGİ SAHİBİYDİ

Güreş Federasyonu Basın ve Halkla ilişkiler Müşavirliğini yapmakta olan eski futbol hakemi ve spor yazarı Veli Necdet Arığ, bir süre Güreş Federasyonu Asbaşkanlığı görevinde de bulunan ünlü futbol adamımız Orhan Şeref Apak`tan dinlediği bir anıyı "Atatürk ve Güreş" adlı eserinde şöyle dile getirir:

-"Büyük Atatürk`ün ölümünden çok az önce idi. 1938 yılının başlarında Cevat Abbas Gürer Güreş Federasyonu Başkanı, ben de ikinci Başkan ve Genel Kaptan bulunuyordum. Serbest stildeki güreş memleketimizde iyice tutunmuştu. Biz o yıllarda Serbest ve Greko-Romencilerimizi karşı karşıya getirerek iddialı bir müsabaka tertiplemiştik. Müsabakalar serbest stilde yapılacaktı. Her yönden iddiali olan bu müsabakayı, güreş sporuna büyük ilgi duyan ve güreşçileri her vesileyle koruyan Atatürk de şereflendirmişlerdi.

Halkevi salonunda yapılan müsabakalara rahmetli Yaşar Doğu ile Celal Atik de katılmışlardı.

Atatürk`ün huzurunda yapılan ve büyük alaka gören müsabakalar Atatürk`ü çok memnun etmişti. Müsabakaların sona ermesi üzerine yöneticileri ve güreşçileri huzurlarına davet ederek, bütün güreşçilerle teker teker meşgul oldular. İş ve aile yaşantıları hakkında kendilerinden bilgi aldılar. Bize dönerek:

-Serbest ve Greko-Romen güreşçilerin müsabakalarını izledim. Benim bu husustaki kanaatim. serbest güreşin bizim bünyemize daha yatkın olduğudur. Bunun üzerinde ısrarla çalışın, göreceksiniz bir gün gelecek şampiyonluklar bir birini kovalayacaktır, buyurdular.."

ATATÜRK, OKÇULUK VE ATICILIK

Büyük Atatürk, Türk`ün geleneksel sporlarından biri olan okçuluğa karşı da büyük bir ilgi göstermişti. Bu sporun yeniden oluşturulması yolunda ilk emir Atatürk`ten gelmişti.

1937 yılında, Atatürk`ün emir ve direktifleriyle okçuluğun canlandırılması, gelişmesi ve eski şöhretine yeniden sahip olabilmesi amacıyla ilk adımı atmıştı. Bu ilk adımda, ünlü kemankeç Tozkoparan Mir-i Alem Ahmed Aga`nın soyundan gelen iki eski ve ünlü okçumuz; İbrahim Özok ile Bahir Özok kardeşler ile II.Sultan Mahmud devrinin ünlü kemankeşlerinden olup yine tarihlerde ilk okçuluk kitabını yazan Mustafa Kant (Kemankeş Mustafa)`nın torunlarından Vakkas Okatan ve bu ata sporuna gönül vermiş kişilerden Prof Necmeddin Okyay ve Hafız Kemal Gürses ve o tarihlerde Beyoğlu Valunar Müdürü bulunan değerli tarihçi Halim Baki Kunter`in payları pek büyük olmuştu. Beyoğlu Halkevi`nin bünyesi içinde kurulan Ok Spor Kurumu`nun tertiplediği okçuluk yarışmalarıyla bu yolda önemli girişimlerde bulunurken gençlerden de büyük ilgi görmüştü.

Kızlı erkekli 30 kadar genç okçuyla birlikte çalışan eski ünlü okçular, bu sporu yeniden ihya ederlerken büyük emekler sarfiyla bir de Ok Spor Kurumu Müzesi kurulmuştu. Bu müze, Türk okçuluk tarihine ait paha biçilmez eserler ve hatıralarla donatılmıştı.
Atatürk, hastalığının hızla ilerlediği bir döneme rastlamasına rağmen bu kulübün faaliyetleriyle yakından ilgilenmişti. Okçuluğun canlanması gelişmesi ve eski şöhretine yeniden sahip olabilmesini yürekten arzuluyordu..

Ancak ne çare çok geçmeden Büyük Atatürk`ün ölümüyle okçuluk sporumuz birden hamisiz kalıvermişti. Büyük emeklerin ürünü bulunan Ok Spor Kurumu ve eşsiz değerleri sinesinde barındıran Ok Spor Kurumu Müzesi, Kütüphanesi ve Arşivi ile bir gece içinde kapatılıvermişti. Bu arada kulübün dolaplarında bulunan eski Türk okçuluğuna ait paha biçilmez değerdeki müze, kütüphane ve arşiv bir gecenin içinde meçhul kişiler tarafından yağma edilmişti.

Türk Okçuluğu uzun bir duraklamadan sonra, Büyük Atatürk`ün okçuluk sporuna karşı olan ilgisini yakından bilen Celal Bayar`ın Cumhurbaşkanı olmasıyla yeniden ele alınacak ve onun özel olarak görevlendirdiği ünlü kemankeş Tozkoparan ahfadından Fazıl Özok tarafından derlenip toparlanarak ihya edilecekti.

ATATÜRK’ ÜN SPORLA İLGİLİ ANILARI


GÜREŞ:

İtalyanları yenen Milli Güreş Takımımız, Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup, yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk İtalyanlar karşısında, parlak bir sonuç almış olan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu, sevimli ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e takılmaktan da kendini alamamıştı:

“-Sen, herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet” demiş, sonra ilave etmişti:
“-Seninle güreş tutsak, beni de yenebilir misin?”
Koca Çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde, başını öne eğerek:
“-Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?” demişti.
Büyük Atatürk Çoban Mehmet’in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştü.

FUTBOL:

Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine, ani bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı.

“..Atatürk şerbetini yudumlarken “gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz” dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın, içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün, özellikle gençlere, değişik zeka soruları sorarak, onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olmak korkusu bütün benliğimi sarmıştı . Fakat çok şükür sorduğu soru, korktuğum türden olmadı.O sıralarda Milli Futbol Takımımız, Halkevleri Takımı adı altında, Rusya da beş, altı maç yapmıştı . Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı .

Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün, Rusya yenilgileri de gözünden kaçmamıştı. İlk sorusu “neden yenildiniz?” oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk, pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu: “Peki bu yenilgiler seni çok üzdü mü?” dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu:

“- Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmekte tabidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle azmiyle daha çok çalışmalıdır” dedi. Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kağıt kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zaman ki değimiyle müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım. Atatürk:

“-Yahu desene, bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin işde, strateji bilgisi ve kurmay kafası ister” diye önemser önemser başını salladı.

ATATÜRK’ÜN EMRİYLE KURULAN SPOR KULÜBÜ:

Türk spor tarihinde Atatürk’ün emriyle “Muhafızgücü” adında bir de spor kulübü kurulmuştur.

18 Temmuz 1920 günü, Atatürk’ün emriyle kurulan Muhafız Takımı ve bu birliğin başına getirilen, Mülazım İsmail Hakkı Bey’in spora olan büyük merakı, Atatürk’ün de bu konudaki olumlu görüşleriyle birleşince, Muhafız Alayı adını alan birlik, 1 Haziran 1923 günü Muhafızgücü adını almıştır.Muhafızgücü, Atatürk zamanında, spor alanlarındaki büyük başarılarıyla dikkati çekmeye başlamış, futbol, atletizm, binicilik, bisiklet, polo gibi spor dallarında büyük başarılar göstermiş, pek çok şampiyonluklar kazanmıştır. Ayrıca bünyesinde birçok ünlü asker sporcu da yetiştirmiştir. Milli takımlarımıza kadar yükselen bu sporcular arasında, askerlik alanında da en yüksek rütbelere erişmiş bulunanlar mevcuttur. Atatürk döneminde Muhafızgücü takımlarının genç sporcuları arasında, bugünün nice emekli generalleri mevcuttur.

BİNİCİLİK:

Ata ve atçılığa özel bir merak ve sevgisi olan, aynı zamanda gayet iyi de at binen Atatürk, yurtta atçılığı ve yarışçılığı daima teşvik etmiş, yakınlarını adeta bu konuya ilgi göstermeye zorlamıştır. Türkiye’de atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla kurulan “Yarış Islah Encümeni” de Atatürk’ün büyük desteğini görmüştür. Bu encümenin vaki ricası üzerine, adına bir “Gazi Koşusu” ihdas olunmasına da severek izin vermiş (1926) ve böylece Türk yarışçılık dünyasının en önemli klasiği halini almış olan “Gazi Koşusu” 1927 yılından itibaren Türk yarışçılığına renk katmaya başlamıştır.

VECİZELER

- Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister.

- Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir.

- Açık ve kat`i olarak söyleyeyim ki, sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletce sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki eylemek lazımdır.

- Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.

- Zafer, zafer benimdir diyebilenin; başarı, başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.

- Dünya spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir, ırkın ıslahı ve kişayişi meselesidir ve hatta biraz da medeniyet meselesidir.

- Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarfedilen çalışmanın ehemmiyet ve kudsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir.

- Yorgunluk her insan, her mahluk için tabii bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

- Sizler, yani yeni Türkiye`nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar; Türk gençliği, gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

- Her ulus çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet halinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir...

- Yurt savunması bakımından bu derece ehemmiyetli olan izcilik, ferdi ve milli eğitim bakımından da o nisbette önemlidir.

- Spordan yoksun olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında etkili olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekamül ederse etsin, bedeni inkişafı noksan ve yetersiz olursa, o kafayı ileriye götüremez, taşıyamaz.

- Muhterem Gençler, Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip gelmek ve mağlup olmak. Size Türk gençliğine tevdi ettiğimiz vicdan emaneti, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız.

- Dünyada yenilmez kimse, yenilmeyen takım, yenilmeyen ordu, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenilgilerden sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, toparlanarak kendini yeneni yenmek için olanca gücü ile, azimle daha çok çalışmalıdır.

- Bir insan hayatında büyük bir muvaffakiyet kazanabilir. Fakat, yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkumdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır.

- Müsbet ilimlerin temeline dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan bahtiyar, kuvvetli bir nesil yetiştirmek siyasetimizin açık gayesidir.

- En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz.

- Denizciliği Türk`ün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu en kısa zamanda başarmalıyız.

- Türk Çocuğu! Her işte olduğu gibi, havacılıkta da, en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini, az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Ulusu mutlu olacaktır.

Başa Dön

 

 
 
 

 

 
OGSİM © 2011 - Tüm Hakları Saklıdır. E-mail: ogsim@gmail.com